ÂŞK’a Yeniden Bakış

Merhaba Cânlar…

Gelin sevdâyı yeniden masaya yatıralım; bir güzel dövelim, sinirlerini ince ince alıp “İşte sevdâ böyle olur!” diyene kadar durmayalım. Sevdâyı basitlikten, genişlikten, bencillikten, popüler kültürden ve daha nice zararlı haşerattan kurtaralım. Biraz dinle, biraz felsefe ve tasavvufla yoğurup dünyayı değiştirecek eski gücüne kavuşturalım.

Bazı sorular vardı evvelinde… Unutulan meraklar, gündelik telaşların ateşinde kaynayıp buhar olan derinlikler… İnsan niçin yaratılmıştı mesela, dünyaya niçin indirilmişti; Yaradan insandan ne yapmasını, neye ulaşmasını istiyordu? Sonra şeytan hangi konuda insandan üstündü; o kadar ki o üstünlüğe güvenip secde etmeyi kabul etmemişti. Son peygamber neden “Amelim beni kurtarmaya yetmez!” demişti? Pîr-i Türkistan neden 63 yaşında yer altına girmişti ve ona doksan dokuz gün namaz kıldırıp tek bir selam verdiren; doksan dokuz gün oruç tutturup bir gün iftar ettiren neydi? Bayezid-i Bistami’ye “Kırk yıldır insanların yediğini yemiyorum.” dedirten; Geylanî hazretlerine yirmi beş yıl ot yediren, Hz. Hızır’ın bir sözüyle iki sene oturduğu yerden kımıldatmayan, “Allah’ın izniyle diril!” dediğinde pişirilip yenmiş tavuğu ete kemiğe büründürüp canlandıran neydi? Hacı Bektaşi Veli’ye bir dizinde aslanı bir dizinde ceylanı sevdiren; Yunus Emre’nin elindeki kora sarılmış pamuğu gün boyu yakmayan şey neydi? Mevlânâ ve Şems hazretleri bir odada semâya durduğunda her gün arzın başka bir coğrafyasından çiçek getirten neydi?

Biraz kronolojik gidelim. Allah henüz hiçbir varlık yokken kendi nûrundan peygamber efendimizin nûrunu yarattı ve on iki bin sene boyunca yakîn makamında tuttu. O zaman zarfında yaşanan acaba neydi? Yaş konusuna girmişken şunu da ekleyelim; peygamber efendimiz Cebrail aleyhisselam ile sohbet ederken ona yaşını sormuş. Cebrail aleyhisselam “Ey Allah’ın elçisi, arş ile dünya arasında bir yıldız vardı. O yıldız yetmiş bin senede bir parlardı; ben o yıldızı yetmiş iki bin kere gördüm.” demiş. “Peki sen kaç yaşındasın?” diye sorunca peygamber efendimiz “Ey Cebrail o gördüğün yıldız bendim.” diye cevap vermiş.

On iki bin sene sonra Allah peygamber efendimizin nûrunu bölüp arşı, kürsîyi ve dört büyük meleği yaratmış. Sonra cennet cehennem ve evren var olmuş. Cinler yaratılıp dünyaya indirilmiş ve şeytan da onlara peygamber yapılmış. Şeytan öyle bir varlık ki, dünya üzerinde havada, karada Allah’a ibadet etmediği tek bir karış kalmamış. Kavmi azgınlığa düşünce helak edilmişler ve şeytan etrafındaki birkaç inananla cennete yükseltilmiş. Burada şeytan dört büyük meleğe imamlık dahî yapmış.

Derken bir gün çamurdan Adem yaratılmış ve tüm meleklere secde emri verilmiş. Yalnızca şeytan itiraz edip “Ben saf ateşim o ise topraktır. Yarattığın varlıklar arasında sana benim kadar ibadet etmiş kimse yoktur, bu çamurdan varlığın ise henüz ibadeti dahî yoktur. Ben her açıdan ondan üstünüm. Secde etmem!” demiş. Bunun üzerine lanetlenip cennetten kovulmuş.

Adem cennette gezinirken Allah ona sayısız nimetler vermiş ve her bahşından sonra sormuş “Ey Adem yeter mi, razı mısın?” Adem de her seferinde “Yetmez Allah’ım razı değilim, daha fazlasını isterim.” demiş. Ve bir gün Havva annemizi görmüş… Tanışıp muhabbet etmeye başlamışlar ve kalplerinde insanın yaratılış amacı olan o eşsiz duygu belirmiş. Bunun üzerine Allah tekrar sormuş “Ey Adem yeter mi, razı mısın?” “Evet ya Rab razıyım!” demiş Adem ve o günden sonra başka bir şey istememiş.

Günler geçmiş ve yasaklanan meyve yenmiş. Yenmiş ama ihtiyaç da hâsıl olmuş ve cennette uygun bir yer aramışlar ama bulamamışlar. Cebrail aleyhisselama rastlayınca kendilerine “Dünyaya inin, yalnızca orada ihtiyacınızı görebilirsiniz.” demiş. Ardından dünyada farklı yerlere indirilmişler ve iki yüzyıl boyunca hem Allah’a tevbe etmiş hem birbirlerini aramışlar. Cennette yaşadıkları sevdâ, dünyada özlemle, göz yaşıyla harmanlanmış ve iki yüzyıl boyunca kalplerini yakmış. Nihayet Safa ve Merve tepeleri arasında birbirlerine koşarak kavuşmuşlar. Dünyadaki ilk iki insan önce birbirlerine olan ÂŞK’ı yaşamış ve o âşkla Allah’a yönelmişler. Nihayet affedilmişler ve sonraki nesillere ÂŞK’ı miras bırakmışlar.

Derken nice peygamber gelip geçmiş ve sıra Hz. İbrahim’e gelmiş. Aklının önderliğinde yaradanını aramış yıllarca ve nihayet bulduğunda ÂŞK ile benliğini yok edip teslimiyetle O’na yönelmiş. Öyle bir teslimiyet ki, kendi evlâdını kurban etme emri geldiğinde onu dahî kabul etmiş. Mancınıkla ateşe atıldığında Cebrail aleyhisselam gelip “Ey Halilullah! Rabbin buyurdu ki eğer isterse onu ateşten kurtarırım!” demiş. Karşılığında “Dostumla aramdan çekil ey Cebrail, O benim teslimiyetimi görmüyor mu ki sen aracı oluyorsun?” demiş ve çiçek bahçesine düşmüş. ÂŞK ile yaşamış ve evlatlarına aynı teslimiyeti öğretmiş.

Hz. Eyüp iki yüz senelik zenginliğin ardından yine iki yüz sene sürecek bir hastalığa tutulmuş. Kalbindeki ÂŞK’la benliğini eritip teslim olmuş ve hastalığı nihayet diline nüksedip Allah’ı zikretmesini engellemeye başlayıncaya kadar bir kez bile şikayet etmemiş.

Hz. Yakup Yusuf’unun kaybına o denli üzülmüş ki ağlamaktan gözlerini kaybetmiş. Ömrü boyunca kalbini Yusuf’una bağlayıp ona kavuşmayı dilemiş; ÂŞK’ını Yusuf’una karşı yaşamış. Ne zaman ki ondan vazgeçip benliğini Yaradanına olan ÂŞK’ta eritmiş, o vakit Yusuf’una ve kaybettiği gözlerine kavuşmuş.

Züleyha annemiz de ömrü boyunca Yusuf’una duyduğu ÂŞK’la yaşamış. Rezillik ve fakirlik içinde yaşlanmış, güzelliğini kaybetmiş. Nihayet o sevdâ ile “Yusuf’un Rabbine iman ettim.” demiş ve O’na karşı ÂŞK’ını büyütmüş. O vakit Yusuf ayağına gelmiş ama “Ben sevgilimi buldum başkasını istemem!” demiş. Allah’ın emriyle hem Yusuf’una hem gençliğine kavuşmuş. Peygamberler de bu sevdânın soyundan gelmiş.

Nihayet peygamber efendimiz ete kemiğe bürünüp zuhûr etmiş ve peygamberliği boyunca ÂŞK’ı hayatına giren herkese öğretmiş. Bu sevdâyı başka bir pencereden dile getirelim. Tüm peygamberlerden sonra en yüksek insan olan Hz. Ebubekir bir gün “Ya Resulullah seni düşünmeden bir ânım bile geçmiyor, banyoda, lavaboda dahî seni düşünüyorum.” demiş. Efendimiz de “Eğer yapabiliyorsan banyoda, lavaboda düşünme ama olmuyorsa düşünebilirsin.” buyurmuşlar.

“Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım!” diyor Mevlâ. Düşünüyoruz cânlar… Bu varlık dünyadaki hayatında bize mükemmel bir cümleyi miras bırakıyor. “Benim amelim beni kurtarmaya yetmez!”… Öyleyse amelin üstünde bir kavram var ve bu kavram bizim Allah’ın rızasını kazanmak için ulaşmak zorunda olduğumuz bir nokta, bir olgu.

İşte tüm boşlukları dolduran, insanın ve cinlerin yaradılış amacı olan o eşsiz olgu ÂŞK’tır. Yaradan Hz. Davut’a der ki “Ben bir hazineydim, bilinmek istedim.” İşte bize O’nu bildiren en yüksek bilgi ÂŞK’tır.

Peki nedir bu ÂŞK, insana ne yapar, kimyasını nasıl değiştirir ki insan bambaşka bir varlığa dönüşür, ufku öyle genişler ki yapamayacağı bir şey kalmaz? İşte insanlık tarihi boyunca adı dimağlara kazınan o büyük zâtlar, hâl dilleriyle hep aynı şeyi söylemişler; “ÂŞK yok edendir…”

Kişi ÂŞK’a düşünce kendini sevdiğinde eritmeye, benliğini maşuğunda yok etmeye başlar. Mevlânâ hazretleri birkaç merhale saymıştır ve bunların zirvesi ÂŞK’tır. Artık kişinin benlik iddiası yoktur; ben demeyi bırakmıştır; varsa yoksa sevgilisidir her şeyi… İki cihan serveri öyle derinden yaşamıştır ki sevdim dahî diyememiş, “Bu dünyada bana üç şey sevdirildi.” demiştir.

Şimdi gelelim meşhur tartışmaya… Beşerî mi yoksa ilahî aşk mı? Bu noktada ikisinin de farkı yoktur aslında. Çünkü mesele kime karşı hissedildiği değil, hissedilen duygunun getirisi ya da götürüsüdür ve ÂŞK öyle bir ateştir ki benliği yok eder… Birçoğu kalkıp “Beşerî aşk olmaz efendim, ilahî aşk dururken beşere aşık olmak da neymiş?” diyebilirler. Onlara da şu rivayetle cevap veririz. Pîr-i Türkistan’ın emriyle bu topraklara gelen, Bizans’ın Anatolia’sını Türk’ün Anadolu’su yapan gerçek erenler çeşitli yerlerde dergâhlar kurmuşlar. Kapılarına ilim öğrenmek için gelenlere de sormuşlar, “Hiç aşık oldun mu?” diye. Kimisi demiş ki “Ne münasebet! Beşere aşk da nedir!” İşte onlara dergâh demiş ki “Git! Önce aşık ol sonra gel.” Çünkü Allah’ın dünyaya gönderdiği varlıkları yaratma sebebi tam olarak budur. Çift olarak var etme sebebi budur. Bizden istediği şey, birbirimize âşık olup o aşk ile kendisine yönelmemizdir. Çünkü benlik iddiasıyla kulluk olmaz; âşık olmadan da benlik yok olmaz…

Bugüne baktığımızdaysa popüler kültürün, özsaygı kavramının içini boşaltarak kişinin benliğini bir balon gibi şişirip bencilliği ön plana çıkardığını görüyoruz. Peki sonuç ne? Nereye elimizi uzatsak kırık bir kalbe denk geliyoruz. Verilen değerlerin, emeklerin boşa gittiği, insanların aşılmaz kalın duvarlar arkasında yaşadığı bir çağda savaşıyoruz. Çözüm bizi biz yapan, hoşgörü temelli tasavvufî öğretide ama 1940’lardan beri kurulan, tek dertleri kendi ideolojilerine yandaş toplayıp ekonomik güç kazanmak olan cemaatler yüzünden tarikat olgusunun içi boşaltılmış durumda. Bu oluşumlara adım atanların öğrendiği ilk şeyse şeytanın en güçlü ve sinsi silahı; kibir… Bu hastalık sebebiyle de gençlik tasavvuf felsefesinden uzak kalıyor.

İnşallah diyoruz cânlar… Nesillerimize ÂŞK’ı anlatacak donanıma sahip oluruz da hoşgörülü, “Yaratılanı severiz Yaradandan ötürü.” düsturunu şiar edinmiş; saygı ve incelikle yaşayan dimağlar yetiştiririz. Şimdilik kalın sağlıcakla…