2019…

Sadakatle ilgili evvelâ Tanrıkut Mete ve askerlerinden bahsetmek isterim. Mete öyle bir komutan, askerleri de öyle askerlerdi ki; Mete yayını nereye çevirse on bin adamı aynı yöne nişan alırdı. Bir gün av partisindeyken yayını en gözde atına çeviren Mete, ardından tereddüt eden askerlerini idam ettirdi. Devletin ve nizamın salâhiyeti için babasını öldürmeye karar verdiğinde de askerlerini yine böyle bir sadakat sınavına tabi tuttu. En yakınındaki komutanlardan cânpârelerini, eşlerini on adım uzaktan gözlerine nişan alarak oklamalarını istedi ve o komutanlar, saçlarının teline kıyamadıkları eşlerini gözlerinden okladılar. O kadınların sadakati de o komutanlardan aşağı değildi. Hatununu öldüren komutanlardan biri Mete’ye selam durup kendi boğazını kesti; hem hanımına hem hânına olan sadakatini göstermek için… Ve bu atmosferde Mete; babasını, Çinli eşini ve ondan doğan prensi on bin adamına oklattı.

Türk’ün töresini tarihe kazıyan bu koca komutanı bırakıp yüzyıllar sonra peygamber efendimizin emaneti için seçilen küçük bir çocuğun yanına gidelim.

Pîr-i Türkistan Ahmet YESEVÎ… On iki bin emirin, doksan dokuz bin evliyanın hocası olacak olan bu çocuğa; babası İbrahim şeyh ölmeden önce şunları söyledi. “Seni Arslan Bâb’a emanet ediyorum. Bundan böyle onun öğrencisi olacak, ona hizmet edeceksin.” Küçük Ahmet babasının cenazesinde Hz. Hızır’ı gördü. Cenazeden sonra Arslan Bâb “Seni Hızır’la tanıştırmamı ister misin?” diye sorduğunda “Hayır istemem!” diye kestirip attı.

“Neden?” dedi Arslan Bâb, “Kendisinden eşsiz ilimleri öğrenebilirsin. Onun dostluğuyla bambaşka bir insan olursun.” Lâkin Ahmet’in tavrı değişmedi. “Babam beni senin himayene verdi. Daha baştan seni bırakırsam hem babamın emrine hem sana ihanet etmiş olurum. Türk’ün en önemli erdeminin sadakat olduğunu bana sen öğrettin.” Arslan Bâb hayretler içinde küçük çocuğa baktı. “Bu çocuğun neden seçildiği belli oluyor, maşallah kor ateş gibi…” diye geçirdi içinden. Cümlesini bitirince fark etti ki Hz. Hızır yanına oturmuş muhabbeti dinliyor.

Küçük Ahmet Hz. Hızır’a da aynı sözleri tekrarlayınca Hızır gülümsedi. “Sen zaten bizim kervanımızdasın evlâdım.” dedi. “Bunu dilinle de tasdik ettin. İmanımızdan sonra sadakatimiz gelir. Şimdi birlikte ilk adımını atıp sana ilk sırrı verelim.” diye ekledi ve kendisine şah zikrini öğretti.

Sözü daha fazla uzatmayayım. Vakit olsaydı uzun uzun anlatmak isterdim. Mesela şeytanın insanoğlu yaratıldığından bu yana davasına olan sadakatinden; Bilal-i Habeşî’nin taşların altında ezilirken dinine ve iki cihan güneşine olan sadakatinden; Sultan Alparslan’ın rıza-yı ilahî uğrunda nizâm-ı âleme olan sadakatinden; “Dicle kenarında bir koyun kaybolsa Allah hesabını benden sorar!” diyen Hz. Ömer’in adalet ve hizmete olan sadakatinden ve kapanmayacak yaramız olan, Srebrenitsa’da sırpların eline eline düşmemek için kendilerini minarelerden aşağı atan, buluğ çağına ermemiş genç kızlarımızın namuslarına olan sadakatinden bahsetmek isterdim. Çünkü benim aklıma sadakat deyince çılgınlık ve gözü karalık geliyor.

Sürç-i lîsan ettiysek affola…

Yorum bırakın